5233 SAYILI YASANIN UYGULANMASI İLE İLGİLİ BATMAN İLİNDE YAŞANAN SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

GİRİŞ :

Bölgemizde 1984 yılından bu yana yaşanan yoğun çatışma ortamı neticesinde, birçok insanımız hayatını kaybettiği gibi, birçok yerleşim yeri güvenlik gerekçesiyle  boşaltılmış veya mülk sahipleri tarafından can güvenliği kaygısıyla terk edilmiştir.

Anayasanın 125. maddesi gereğince; devlet, sosyal  hukuk devleti olup,  kamu hizmetlerinin yürütülmesi sırasında uğranılan kişisel zararların tazmininin kamusal sorumluluk alanında olduğu kabul edilmektedir. İdare, kural olarak yürüttüğü kamu hizmeti ile nedensellik bağı kurulabilen zararları tazmin ile yükümlü olup; İdarenin eylem ve/veya işlemlerinden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkesi gereği tazmin edilmektedir. Öte yandan nedensellik bağı, idarenin tazmin sorumluluğunun mutlak koşulu değildir. İdarenin faaliyet alanıyla ilgili önlemek ile yükümlü olduğu halde, önleyemediği bir takım zararları da nedensellik bağı aranmadan “sosyal risk” ilkesi gereğince tazmini gerekmektedir.

5233 sayılı yasa;  terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle, maddi zararlara uğrayan kişilerin bu zararlarının karşılanması, 3713 sayılı terörle mücadele kanunun 1., 3. ve 4. maddeleri kapsamına giren eylemler veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören, gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddi zararlarının sulhen karşılanmasını düzenlemiştir.

5233 SAYILI YASANIN GENEL GEREKÇESİ
Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten ve Anayasa metnine dahil olan Başlangıç Kısmında "Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu..." belirtilmiş; Cumhuriyetin niteliklerini gösteren Anayasanın 2 nci maddesinde ise Türkiye Cumhuriyetinin "toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı... sosyal bir hukuk devleti" olduğu vurgulanmıştır.

Kural olarak idarenin hukukî sorumluluğu kusur esasına dayanmaktadır. Sözü edilen kuralın istisnası olarak, idarenin önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bir takım zararların, nedensellik bağı ve kusur koşulu aranmadan karşılanması gerekmektedir. Objektif sorumluluk anlayışına dayalı sosyal risk adı verilen bu ilke, bilimsel ve yargısal içtihatlarla da kabul edilmiştir.

Ülkemizde yaşanan çatışma ortamı ve yaşanan trajedilere maruz kalan  kişiler kendi kusur ve fiilleri sonucu değil, toplumun bir bireyi olarak zarar görmektedirler. Devleti ve toplumu hedef alan fiillerden doğan zararın mağdur kişinin üzerinde bırakılması, hak ve nesafet kurallarıyla bağdaşmaz. Ortaya çıkan zararın paylaştırılması, toplumun diğer kesimleri ile zarara uğramış kişiler arasında fedakarlığın denkleştirilmesi, hakkaniyet ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin bir gereğidir. Kişilere verilen zararlar, ister terör örgütlerinin eylemlerinden, ister terörle mücadele sırasında Devletçe alınan tedbirlerden kaynaklanmış olsun; bu zararların belirtilen ilkeler uyarınca karşılanması, Devlete olan güveni pekiştirecek; vatandaş-Devlet kaynaşmasını artıracak, terörle mücadeleye ve toplumsal barışa önemli katkıda bulunacaktır.
Vatandaşlarımızın uğradığı zararların karşılanması Anayasamızda düzenlenen sosyal devlet ilkesinin bir gereğidir. İşte bu saik ile terör ve terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören kişilerin zararlarının ulusal ve uluslar arası yargı mercilerine gidilmeksizin, hızlı, etkin ve adil bir şekilde sulhen karşılanması amaçlanmıştır.

Keza; İçişleri Bakanlığı hukuk müşavirliğinin 25.04.2006 tarih ve 2006/37 sayılı genelgesinde; “5233 sayılı kanunun amacının terör ya da terörle mücadele dolayısıyla maddi zarara uğrayanların zararlarının kısa sürede davaya konu olmadan idarece sulh yoluyla karşılanması olduğu, gerek AHİM gerekse idare mahkemelerinde açılan tazminat davalarının uzun yıllar sürmekte olduğu, hem terörden zarar görenlerin mağdur olmasına, hem de yargılama giderleri ve faizler nedeniyle daha fazla tazminat ödenmesine neden olunduğu, ayrıca uluslar arası arenada, yapılan yoğun tazminat ödemelerinin ülkenin itibarını zedelediği” tespitine yer verilmiştir.

Yukarda geniş olarak açıkladığımız gibi, genel olarak ulusal mevzuatımız ile devletin  taraf olduğu uluslar arası sözleşmelerin emredici hükümleri gereği, terörle mücadeleden doğan zararlarının karşılanmasını temin etmek amacıyla yasalaştırılan 5233 sayılı yasanın özü ve ruhu, zarar gören gerçek ve tüzel kişilerin ulusal/uluslararası yargı yoluna başvurmadan  uğranılan zararlarının idarece saptanarak sulhen karşılanmasını hedeflemiştir.

UYGULAMADAN KAYNAKLANAN SORUNLAR;

Yukarıda izah edilen hukuk devleti ilkesi, ulusal mevzuatımız ve tarafı olduğumuz uluslar arası sözleşmelerin açık düzenlemeleri ışığında; zarar tespit komisyonlarının Anayasada ifadesini bulan sosyal hukuk Devleti ilkesi gereğince, Hukukun genel ilkeleri ve 5233 sayılı yasanın amacı doğrultusunda hareket ederek, başvurucuların meydana gelen zararlarının hakkaniyete uygun olarak en kısa sürede sulhen karşılanması yönünde hareket etmesi gerekirken; uygulamada yaşanan sorunlar nedeniyle yasanın amacına ve ruhuna aykırılıklar bulunduğu tarafımızdan tespit edilmiştir. Bu tespitler aşağıda sıralanmıştır.


1-Orman ve Mülkiyet Kapsamından Kaynaklanan Sorunlar.

Zarar Tespit komisyonlarına yapılan başvurularda başvurucuların karşısına çıkan en büyük sorun; başvurucuların yüzlerce yıldır tarım arazisi olarak kullanmış oldukları mülklerin orman olduğu ve bu yerlerle ilgili başvurucuların taleplerinin reddedilmesi sorunudur. Bu yerlere ilişkin başvurularda; başvuru konusu yerlerin orman vasfında olması gerekçe gösterilerek başvurular reddedilmektedir.  Bu durumun hukuka ve adalete aykırılık teşkil ettiği düşünülmektedir. Şöyle ki; ilimizde orman olarak adlandırılan yerlerin kadastral çalışmaları ya hiç yapılmamış ya da eksik yapılmıştır. Orman sınırlarının tam olarak tespit edilememiş olması ve özel mülkiyete ilişkin ihtilafların giderilmemiş olması başvurucuların kusurundan kaynaklanan bir durum değildir.

Arazilerin orman tespitleri 1952 yılında bölgede yapılan orman kadastrosu çalışmalarına dayandırılmaktadır. Bu tarihte yapılan kadastral çalışmaların yetersiz ve hukuka aykırı olduğu bir çok mahkeme kararına konu olmuştur. Orman kadastrosunun dışında genel kadastral çalışmaların yapılmamış olduğundan özel mülkiyet ile orman sınırlarına ilişkin ihtilaflar giderilememiştir.  Kadastro çalışmaları da devletin yetki ve görevindedir. Bu çalışmaların yapılmamış olmasında devletin kusur ve ihmali vardır. Bu durumda Zarar tespit komisyonları başvuru lehine düşünerek hukuka uygun karar vermelidir. Şöyle ki; kırsal bölgede yaşayan insanların orada bulunan taşınmazlarda tarım yaparak geçimlerini sağlamaları ve ekonomik bağlarının olduğu düşünüldüğünde; arazilerin orman vasfında olmadığı ve başvurucuların bu arazileri ekip biçtiği bu arazilerle ekonomik bağının bulunduğu açıktır. Aksi düşünüldüğünde; başvurucuların orman olduğu iddia edilen yerleri ekip biçmedikleri düşünüldüğünde, orada yaşamlarını sürdürmelerinin mantığı da bulunmamaktadır. Bu olgunun idare lehine takdir edilmesi hakkaniyete aykırı olduğu gibi adil de değildir.


AHİS 1’ Nolu ek protokolün mülkiyet hakkını düzenleyen 1. maddesinin 1. fıkrası AHİM tarafından çeşitli kararlarında aşağıda belirtilen şekilde yorumlanmıştır. Mahkeme 1 Numaralı Protokol’ün 1. Maddesinin esas olarak mülkiyet hakkını güvence altına aldığını yinelemiştir  Mülkiyet kavramı özerk bir anlama sahip olup yalnız fiziksel malların iyeliği ile kısıtlı değildir: kişiye ilişkin varlıkları oluşturan sair  belirli hak ve çıkarlar da “mülkiyet hakkı” olarak ve dolayısıyla bu hükmün ön gördüğü amaçlara istinat eden “mal(lar)” olarak algılanmalıdır (bakınız Gasus Dosier ve Fördertechnik GmbH v. Hollanda, karar tarihi 23 Şubat 1995, series A no 306-B, s 46. k 53, ve Matos e Silva, Lda. ve Diğerleri v. Portekiz, karar tarihi 16 Eylül 1996, Reports 1996- IV, s 1111, k 75).
Mahkeme, başvuru sahiplerinin tapu senetleri olmadığı takdirde iç hukuk uyarınca mülkiyet hakkına sahip olup olmadığına karar vermeye gerek görmemiştir. Bu başlık altında ortaya çıkan sorun, başvuru sahiplerince yürütülen bütün ekonomik faaliyetlerin 1 numaralı protokolün 1. Maddesi tarafından güvence altına alınan “mal(lar)”ı oluşturup oluşturmadığı sorunudur. Bu bağlamda mahkeme başvuru sahiplerinin 1994 yılına kadar Boydaş Köyü’nde yaşamış olduğunun kesin olduğuna karar vermiştir. Kendi adlarına tapulu malları olmamasına rağmen başvuru sahipleri ya babalarına ilişkin arazilere kendi evlerini inşa etmiş ya da babalarına ilişkin evlerde oturup yine onlara ilişkin tarlaları ekip biçmişlerdir. Bunun yanı sıra mahkeme başvuru sahiplerinin köydeki çayır, mera ve orman alanları gibi ortak kullanım alanları üzerinde hak iddia etmediklerine ve geçimlerini hayvancılık ve ormancılıkla sağladıklarına dikkat çekmiştir. Buna göre mahkeme, başvuru sahiplerinin yararlandığı bütün bu ekonomik kaynakların ve gelirlerin 1. Maddeye istinaden “mal(lar)” olarak nitelendirilebileceği kanaatindedir.( AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ Esas : 8803/02 ve 8819/02 Tarih : 29.06.2004 DOĞAN VE DİĞERLERİ v. Benzer mahiyette TÜRKİYE, AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ Esas : 48939/99 Tarih : 30.11.2004 ÖNER YILDIZ- TÜRKİYE (Yaşam, Etkili Başvuru ve Mülkiyet Hakkı İhlali İddiaları ))


Yukarıdaki AİHM Kararlarına karşın uygulamada Orman vasfındaki arazilerin tespitinde keşif mahalline gidilmeksizin masa başında salt 1952 tarihli Orman Haritası, ilgili taşınmaza uyarlanarak arazinin orman sınırlarına girip girmediği konusunda sonuca ulaşılmaktadır. Keşiflere orman bilirkişisi katılmadığı gibi raporlarının masa başında hazırlandığı,  teknik bilirkişi raporlarının bilimsel verilere ve görgüye dayandırılmadığı tespit edilmiştir. Bu açıdan Orman Mühendisi, Ziraat Mühendisi ve Kadastro Bilirkişilerinin ortak katılımıyla keşif yapılması ve toprak yapısı, orman bitkisi yoğunluğu, eğim ve arazinin genel verileri bütün olarak değerlendirilerek bilimsel bir kanaate ulaşılması elzemdir. İlimiz genelinde orman sınırlarının tespitinde 1952 tarihli memleket haritası esas alınmaktadır. Salt bu haritanın esas alınması durumunda hakkaniyete aykırı durumlar ortaya çıkabilmektedir. Örneğin; Söz konusu haritaya göre, ilimiz, Sason ilçe merkezinde bulunan resmi bina ve özel konutların dahi orman sınırları içinde kaldığı bilinmektedir. Bu durumda yüzlerce yıllık fiili ve hukuki meşruiyete dayalı olarak yerleşim ve tarım alanı olarak kullanılan köy ve mezraların soyut haritalara dayanılarak orman arazisi olarak nitelendirilmesi ve bu arazilerden dolayı tazminat ödemelerinin yapılmaması yasanın ruhu  ve genel hukuk ilkelerine aykırılık teşkil etmektedir.


Bu konu ile ilgili olarak Batman Valiliği Zarar Tespit Komisyonları tarafından İçişleri Bakanlığından istenilen görüş üzerine;  Bakanlık Hukuk Müşavirliği  5.6.2006 tarih ve 5610 sayılı yazısı ile  Orman arazisinde yer alsa dahi  -Zarar gören ev, ağıl, depo vb. müştemilatının gördüğü zararların,-başvurucuların  yetiştirdiği bağ ve meyve ağaçlarının gördüğü zararların yine – yakılan tarlalarda yakılma anında ekili olan ürünlerin gördüğü zararların 5233 sayılı kanun kapsamında karşılanabileceği görüş ve mütalaasını bildirilmiştir Bakanlığın açık ve net görüşüne rağmen ilimizde kurulu bulunan zarar tespit komisyonların bir kısmı Bakanlığın görüşü doğrultusunda işlem tesis ederken, bir kısım komisyonlar ise  bu kararı dikkate almayarak, hukuka ve yasaya aykırı hareket etmektedir. Bu anlayış Bakanlığın görüşünün aksine, vatandaşlar tarafından yetiştirilen bağların gördüğü zararların, orman kapsamında kaldığından bahisle 5233 sayılı yasa kapsamın dışında tutulması ve bunlara ilişkin zararların ret edilmesi sonucunu doğurmaktadır.

Zarar Tespit Komisyonlarının, İçişleri Bakanlığının görüşüne aykırı işlem tesis etmeleri sonucu, aynı köyde ikamet eden başvurucuların yetiştirmiş olduğu ve 1952 tarihli memleket haritasına göre orman sınırları içerisinde bulunan bağların gördüğü zararların bir kısmı yasa kapsamında değerlendirilerek zararlar tazmin edilirken,  diğer bir kısım başvurucuların bağlarının gördüğü zararlar orman sınırları içinde kaldığı için ret edilmektedir. Bu durum hakkaniyete aykırılık teşkil ettiği gibi toplum nazarında adalet duygusunun da zedelenmesine neden olmaktadır. İçişleri Bakanlığının görüş ve mütalaalarına aykırı işlem tesis eden komisyonların hukuka aykırı uygulamalarının önüne geçebilmek amacıyla meslektaşlarımız tarafından İçişleri Bakanlığına yapılan şikayet başvurularına rağmen,  komisyonlar bu konuda uyarılmamıştır.

2-Mülkiyet Hakkının İspatına İlişkin Sorunlar.

Kadastral çalışmaları tamamlanmış köylerde, köy yerleşim birimlerinde kadastral çalışmalarından sonra  inşaa edilen ve tapusu bulunmayan ev ve müştemilatlarına ilişkin meydana gelen zararlar, başvuru sahiplerinin mülkiyet hakkını kanıtlayamadığından bahisle  ret edilmektedir. Kadastral çalışmalar bölgemizdeki hiçbir köyde fiili duruma uyarlanmış değildir, imar planlaması olmadığından  bu tür fiili durumlar ortaya çıkmıştır. Nitekim idarece de bu husus bilinmektedir. Hiçbir köyde imar düzenlemesi yapılmamıştır. İmar düzenlemesinin olmadığı yer de tapu kayıtları ile fiili durumun birbirlerini destekleme imkanı bulunmamaktadır.  Kadastral çalışmaları yapılmış olan köylerdeki, köy yerleşim yerlerinde kadastral çalışmalardan sonra inşa edilen  taşınmazların (ev, ahır) köylülerin fiili taksim dolayısıyla mülkiyetlerini birbirlerine feragat ettikleri ve inşaat sahibine bıraktıkları keşiflerle,  köy ihtiyar heyeti ve mahalli bilirkişi beyanları ile keza tüm köylülerin ihtilafsız olarak ifadelerine rağmen, somut fiili olgunun kabul edilmemesi hukuka aykırılık teşkil etmektedir.
5233 sayılı yasa ve uygulamasını gösteren yönetmelikte; meydana gelen zararların zarar görenin beyanı, adli, idari ve askeri mercilerdeki bilgi ve belgeler göz ününde tutularak belirleneceği belirtilmesine ve AHİM’in mülkiyet hakkına ilişkin olarak yukarda anılan kararları doğrultusunda yapılan işlemler hakkaniyete  aykırılık teşkil etmektedir.




3-Süne Ve Sürvey Çalışmalarından Kaynaklanan Sorunlar.

Bilindiği üzere; Süne zararlısına karşı ilaçlama yapılabilmesi için, ilaçlamanın yapılacağı arazinin tespiti amacıyla sürvey çalışmaları yapılması gerekmektedir. Zarar Tespit komisyonundan temin edilen belgelerde; Süne mücadelesine esas teşkil edecek olan sürvey çalışmalarının sahaya inilmeden masa başında hazırlandığı, herhangi bir bilimsel verilere dayanmadığı, çalışma yapılan tarım alanlarının koordinatlarının, parsel numaralarının raporlarda bulunmadığı, keza sürvey çalışması yapıldığını kanıtlayacak bilimsel hiçbir verinin raporlarda yer almadığı gözlemlenmiştir. Bölgemizde süne ve benzeri mücadelelerin, bazı şirketlere  bir takım menfaatler temin etmek maksadıyla  kağıt üzerinde gerçekleştirildiği bilinen bir olgudur.  Bu nedenle söz konusu raporların değerlendirmeye esas alınması hukuka ve hakkaniyete aykırılık teşkil etmektedir. Köylerin büyük bir kısmında süne mücadelesine esas teşkil edecek sürvey çalışmaları yapılmadığı halde ve sürvey çalışması yapılmadan bilimsel ve teknik olarak süne ilaçlamasının yapılması mümkün olmadığı halde, zarar gören tarım arazilerinde süne mücadelesi yapıldığından bahisle başvuruların büyük bir kısmı ret edilmiş veya bu tarz bir çalışma ile ret edilecektir.

4- Kadastro Çalışmalarından Kaynaklanan Sorunlar.

İlimiz ve ilçelerimize bağlı köylerin bir kısmında kısmen kadastral çalışmalarının yapıldığı, kısmen ise kadastral çalışmalar dışında bırakıldığı bilinen bir gerçektir. Komisyonlar tarafından meydana gelen zararların tespiti amacıyla yapılan keşifler sırasında,  kadastral çalışmalar yapılan yerlerdeki zararlar tespit edilmekte, kadastral çalışma dışı bırakılan yerlerdeki zararlar ise tespit dışı bırakılmaktadır. 5233 sayılı yasanın başvurucuların gerçek zararlarını tespit edip tazmin etme amacı gütmesine rağmen keşif yapan komisyon uygulamalarının yasanın bu amacından saptığı görülmektedir.

Zarar tespit Komisyonları tarafından ilçelerde kurulmuş bulunan alt komisyonların görevi, başvurucuların dosyalarını yerinde inceleyerek keşif yapmak ve meydana gelen zararları tespit etmek, bu hususta delil toplamak iken alt bilirkişi komisyonlarının bu amaçlarını aşarak ildeki Zarar Tespit Komisyonları yerine geçmek üzere hareket ettikleri de gözlemlenmektedir. Aynı şekilde komisyon üyelerine il Zarar Tespit Komisyonlarınca meydana gelen zararların daha düşük gösterilmesi için baskı kurulduğu da gözlemlenmektedir.

5-Bilirkişi Raporları İle İlgili Sorunlar.

Bilirkişilerin keşif mahallinde elde ettikleri belge ve bulgulara ve bilimsel verilere göre hazırlamış oldukları raporlar başvuru sahibi veya vekiline tebliğ edilmeden, zarar tespit komisyon başkanları tarafından idari pozisyonları kötüye kullanılarak kabul edilmemiş, bilirkişilere hazırlamış oldukları raporun kıymetini düşürme yönünde baskı uygulanmıştır. Komisyon başkanlarının bilirkişiler üzerinde kullandığı baskı sonucu bilirkişilerin iradesi boşa çıkartılarak bilimsel verilerden uzak tamamen keyfi ve hiçbir ölçüye dayanmayan raporlar ortaya çıkmıştır. Raporların tamamı başvurucuların bilgisine sunulmadığı gibi başvurucu veya vekillerinin gerek bu raporlar ile ilgili düşünceleri ve varsa itirazları dikkate alınmamaktadır.

Aynı şekilde serbest çalışan bilirkişiler tasfiye edilerek kamu kurumlarında çalışan bilirkişiler seçilmektedir. Bu da bilirkişilerin komisyonların etkisi altında kalarak başvurucu aleyhine rapor hazırlamaları sağlanmaktadır.


6-Hakkaniyet İndirimi Adı Altında Yapılan Kesintilerden Doğan Sorunlar.

Yukarda 5. maddede izah etmeye çalıştığımız üzere hazırlanan bilirkişi raporlarındaki değer indirimleri yetersiz görülerek sözüm ona hakkaniyet indirimi adı altında hiçbir ölçü ve hukuki dayanak gösterilmeksizin, bilirkişiler tarafından hesaplanan tazminat miktarlarından, komisyonlar tarafından % 80 lere varan indirimler yapılarak sulhnameye esas teşkil edecek miktar belirlenmektedir. Yukarıda belirtildiği üzere zaten bilirkişi raporları gerçek zararı yansıtmamaktadır. Bilirkişi raporları başvurucuların gerçek zararlarını ortaya koymadığı gibi, hesaplanan tazminat miktarlarından hukuki dayanağı olmadığı halde indirim yapılması, idarenin keyfi tutumunu ortaya koyduğu gibi yasanın amacından saptırılmasına neden olmaktadır. 5233 sayılı yasada başvurucunun gerçek zararının karşılanması amaçlanmışken ve yasada indirim yapılmasına ilişkin bir düzenleme bulunmazken indirim yapılması uygulamayı tamamen hukuka aykırı kılmaktadır. Bu tarz uygulama hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi başvurucuların aleyhine sonuçlar doğmasına neden olmaktadır.

7-Sabıka Kayıtlarının Değerlendirilmesinde Yaşanan Sorunlar

Komisyonlar kanunun amacını ekseriyetle yanlış yorumladıkları için başvurucuların sabıka kayıtları ile ilgili sorunları kanunun amacına aykırı yorumlamaktadırlar. Şöyle ki: Kanun zarar görülen olay ile ilgili başvurucunun suça iştiraki halinde kendisine tazminat ödenmeyeceğini düzenlemiştir. Ancak uygulamada başvurucunun, başvuru dosyasına konu zararla ilgili herhangi bir iştiraki söz konusu olmamasına rağmen,  başka bir zaman diliminde ve başka bir yerde bir suç işlemiş olması halinde komisyon bu olayla ilgiliyi ilişkilendirmekte ve mağduriyetinin bulunduğu başvuru dosyasını sabıkası bulunduğundan bahisle ret etmektedir. Bu tarz bir uygulama hukuka ve yasanın amacına aykırılık teşkil etmektedir.

8-Çeşitli Kurumlardan Elde Edilen Bilgi Ve Belgelerin Olumsuz Yorumlanmasından  Kaynaklanan Sorunlar

Özellikle, yapılan yazışmalar neticesinde olumsuz sonuca varmak için oluşturulan bilgi ve belgelerin delil mahiyeti olmayıp, nazara alınmaması gerektiği kanaatindeyiz; Örn: Tekel idaresi, 1935 -1995 yılları arasında genel olarak bölgedeki tütün üretimini ve üreticilerine belirlenen her yıl taban fiyat üzerinden gerekli ekspertiz çalışmaları yapılarak tütün alımları yapmaktaydı. 1995 yılından sonra kademeli olarak tüm Türkiye de olduğu gibi bölge de de kota sistemine geçilmek suretiyle her üreticiye ikamet ettiği köy – mezra veya benzer yerleşim birimlerinden kendisine bir kota belirleyip, bu kotanın +10 -10 olarak ürettiği tütününü satın almaktaydı. Üreticinin ikametgâh değiştirmesi veya başka bir şekilde köyünü terk etmesine rağmen, üreticilerin kota nakilleri gerçekleştirilmemiştir. Vatandaş bu hakkından yoksun kalmamak için bulunduğu yerdeki tütününü kotasının olduğu yer tekeline, olağanüstü koşullarda götürmek zorunda kalmıştır yada en yakın bölgedeki bir ekiciye kota hakkını fiilen bir bedelle devretmek zorunda kalmıştır. Tekelden alınabilecek herhangi bir yazı hayatın bu olağanüstü durumunu belgeleyemeyeceği için bu yasa ile ilgili değerlendirmeye alınması düşünülemez. Keza toprak mahsulleri ofisinin benzer uygulamaları da bulunmaktadır. Bunlarda çiftçilik belgesi, tapu kayıtları  v.s. belgeler ile kota sistemine geçilmiş idi, bu uygulamalar da idarenin tasarladığı politikalara hizmet amacıyla geliştirilmiş idi. Destekleme primleri de( gübre, pamuk. v.s) sosyal amaçlı olup, gerçekten olay mahallinde bilimsel verilere dayanmadan hazırlanmış olup, bölgedeki yaşanan travma, idareyi maslahatı doğurmuştur. Süne ve benzeri mücadeleler de bazı şirketlere bazı imkanların sağlanması adı altında kağıt üzerinde gerçekleştirilmiş olup, ekim yapılan tarlalar esas alınmamıştır. Bu da ayrı bir gerçeklik olup, süne ve benzeri mücadelelere ilişkin resmi kurumlardan temin edilen bilgi ve belgeler gerçek durumu yansıtmamaktadır. Bu belgelerin dikkate alınmaması gerekir.

9-Komisyonların Çalışma Hızıyla İlgili Sorunlar.

5233 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği tarihte, başvuruların azami 2 yıl içerisinde, karara bağlanıp ödemelerinin yapılmasını öngörüyordu. Yasa ve yönetmelik yürürlüğe girdikten buyana Batman ilinde 12516 başvuru yapılmıştır. Bu başvuruların 716 adedi ölüm, 103 adedi sakatlanma, 204 adedi yaralanma olup geriye kalan 11493 adedi de taşınır-taşınmazlarla ilgili maddi zararların karşılanması talebidir. Geçen 3 yıllık süre içerisinde ele alınıp karara bağlanan dosya sayısı; 1723 adettir. Karara bağlanan dosyalardan 446 adedi çeşitli nedenlerle ret edilmiş olup, 1277 dosyanın ise ödenmesine karar verilmiştir.  Bunu istatistiksi değerlendirmeye aldığımızda, bu tarz bir çalışma ile her yıl ortalama; 570 dosya karara bağlanmış olup, bu tempo ve bu tarzla çalışılması halinde ancak 2027 yılında dosyaların tamamı sonuçlanmış olacaktır. Bu tarz uygulamanın hukuk devletinde kabul edilebilmesi mümkün olmayıp,  idarenin uygulamaları yasanın amacına ve ruhuna aykırıdır. Uygulayıcıların yasa ve yönetmeliğin ruhuna aykırı ve keyfi bir şekilde ilgisi olmayan bürokratik engellemelerle yaptıkları faaliyet sonucu, hem idare zor duruma kalmış hem de hepimizin bağlı olduğu başta Anayasa, yasalar ile Ülkemizin taraf olduğu Uluslar arası sözleşmelere aykırı olan bu sonucun ortaya çıkmasına neden olmuşlardır.

10-Komisyonların Yapısı Ve Oluşumuyla İlgili Uygulamadan Kaynaklanan Sorunlar.

5233 sayılı yasanın 4. maddesi gereğince  zarar tespit komisyonları , bir başkan ve altı üyeden oluşur. Valinin görevlendireceği vali yardımcısı komisyonun başkanı; maliye, bayındırlık ve iskan, tarım ve köy işleri, sağlık, sanayi ve ticaret konularında uzman ve o ilde görev yapan kamu görevlilerinden vali tarafından belirlenecek birer kişi ile baro yönetim kurulunca baroya kayıtlı olanlar arasından görevlendirilecek bir avukat komisyonun üyesidir.

Yasanın metninden ve uygulamadan da anlaşılacağı gibi, Baro tarafından görevlendirilen avukat haricinde komisyon üyelerin tamamı idari hiyerarşi içerisinde yer alan görevlilerdir. Komisyon başkanlığı görevini yürüten Vali yardımcıları ve Kaymakamlar idari olarak İçişleri Bakanlığı’na bağlıdırlar. İçişleri Bakanlığına bağlı olmaları münasebetiyle bakanlığın çıkarlarını koruma adı altında, meydana gelen zararları gerçekçi ve kanunu amacına uygun bir şekilde ortaya çıkarma yerine zarar miktarlarının minimize etmek ve hatta zararın olmadığını kanıtlamaya yönelik işlemler tesis etmektedirler. Bunun en belirgin örneği teknik bilirkişilere yapılan baskılardır. Baro tarafından görevlendirilen avukat dışındaki komisyon üyeleri de idari hiyerarşiye tabi olmalarından kaynaklı, karar mekanizmasında etkinlikleri bulunmamaktadır. Baro başkanlığı tarafından görevlendirilen avukatlara gerekli ve yeterli bilgi ve belge verilmediği, komisyon çalışmalarında bilgilerinden faydalanılmadığı, baro tarafından tayin edilen avukatlara duyulan güvensizlik nedeniyle en basit konularda dahi Bakanlık hukuk müşavirliğinden görüş istenildiği gözlenmiştir. Bu durumun, yasa ile getirilen ve komisyonda bulunan tek sivil üye olması ve komisyonun tarafsız kimliğini sağlamaya yönelik olarak tayin edilen ve baroya kayıtlı avukatların hukuk bilgisinden yeterince faydalanılmadığını göstermektedir. Bu da komisyonun verdiği kararların adil, tarafsız ve bağımsızlığını ortadan kaldırmaktadır.



11-Ödemelerle ilgili sorunlar

5233 sayılı yasa ve yönetmelikte hüküm altına alındığı üzere;   sulhname imzalandıktan sonra (AHİM kararlarının infazında olduğu gibi, kararın tefhim ve tebliğinden itibaren 3 ay içerisinde ödemenin yapılması), 3 ay içerisinde ödeme yapılması zorunluluğu bulunmasına rağmen, ödemeler yasal sürede yapılmadığı gibi, süresinde ödenmeyen tazminatlara faiz de uygulanmamaktadır.


GÖRÜŞ VE ÖNERİLER

1-Öncelikle olay yerinde yapılan keşifler neticesinde düzenlenen bilirkişi raporlarından herhangi bir ad altında kesinti yapılmaması,  teknik bilirkişilere idari baskı ile yapılan indirimler düzeltildikten sonra, keşif tarihinden bu yana geçen süre göz önüne alınarak raporların güncelleştirilmesi suretiyle yeni alınacak raporlar doğrultusunda dosyaların biran önce karara bağlanması,

2- İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliğinin görüş ve mütalaası doğrultusunda,  Orman sınırları dâhilinde kalan bağların gördüğü zararların 5233 sayılı yasa kapsamında değerlendirmeye alınarak, bağların gördüğü zararların bedellerinin başvuruculara ödenmesi ve il genelinde başvurucuların lehine uygulama birliği sağlanması.

Orman bilirkişi tarafından tanzim edilen raporların dikkate alınmaması.

Orman sınırları kapsamında yer alan ve zarar gören taşınmazların herhangi bir ayrım yapılmaksızın( ev, bağ, tarım arazisi v.b.) yukarda belirtilen AHİM’nin örnek kararları doğrultusunda mülkiyet hakları geniş yorumlanarak, mülkiyet üzerinde tasarruf yapan ve bu tasarruftan yoksun kaldığından dolayı uğranılan zararların tamamının kısıtlama yapılmaksızın bedellerinin ödenmesi

3- Kadastral çalışmaları yapılmış olan köylerdeki, köy yerleşim yerlerinde kadastral çalışmalardan sonra inşa edilen taşınmazların (ev, ahır) gördüğü zararların, tapu v.b. belgeler talep edilmeksizin, köy ihtiyar heyeti, mahalli bilirkişi beyanları ile köyde ikamet eden vatandaşların beyanları dikkate alınarak hukuka ve hakkaniyete uygun tazminatların ödenmesi.

4- Çeşitli idari birimlerden temin edilen belge ve bilgilerin, yan delil olarak kabul edilerek başvurucular lehine takdir edilmesi, bilgi ve belgelerin bilirkişi tespiti, köy ihtiyar heyeti ve yerel bilirkişilerin beyanlarını destekleyici mahiyette olması durumunda dikkate alınması, aksi taktirde nazara alınmaması. Zira bu bilgi ve belgeler zamanında birçok hatalar, yanlışlıklar ve eksikliklerle doludur.

5- Komisyonlarda bekleyen dosyaların biran önce incelemeye alınarak, seri bir şekilde hukuka, kanunun amaç ve ruhuna ve hakkaniyete uygun bir şekilde karara bağlanıp, sulh namelerin tanziminin yapılması

6- Baro tarafından görevlendirilen avukatların, dosyaların inceleme ve karar süreçlerine etkin olarak katılımlarının sağlanması,
Dosyalarda hukuki görüş ve mütalaaya ihtiyaç duyulması halinde öncelikle komisyonda görev alan avukatlardan görüş ve mütalaa alınması.

7- Henüz keşifleri yapılmamış olan başvuruculara ait dosyalarla ilgili, teknik ve yerel bilirkişi marifetleriyle keşiflerin bir an önce yapılmasının sağlanması.

8- Başvurucuların yargılama sürecinin uzun yıllara yayılacağı korkusu ile ve maddi imkânsızlıklar nedeniyle baskı altında olduğu bilindiğinden, idarece bu olgunun baskı aracı olarak kullanıldığından vazgeçildiğine ilişkin, inandırıcı uygulamaların ortaya konması.



Batman Barosu Başkanlığı




Bilgi :
-Cumhurbaşkanlığı
-TBMM Başkanlığı
-Başbakanlık
-Dış İşleri Bakanlığı
-İçişleri Bakanlığı
- Batman Valiliği
-TBMM İnsan Hakları Komisyonu
-Siyasi Partiler
-Sivil Toplum Örgütleri
- Medya Kuruluşları